şerbeti ayrı
Polisiye bir öykü
Şerbeti Ayrı
Kutuyu üç gün kapımın önünde bıraktım. İlk gün kimden geldiğini bilmediğim için
dokunmadım, ikinci gün bildiğim için dokunmadım, üçüncü gün karıncalar geldi.
Fişte benim adım yazıyordu. Adım, daire numaram, telefonumun son dört hanesi. Dilber
dudağı, altı adet, şerbeti ayrı. Ben tatlıyı hep öyle söylerim, şerbeti ayrı olsun, kendim
dökerim. Not kısmına "afiyet olsun komşum" yazılmıştı. Motorcu çocuk zile basmamış,
kutuyu paspasın üstüne bırakıp gitmişti. O çocuğun hiçbir şeyden haberi yoktu, ben üç gün
boyunca en çok ona kızdım.
Otuz iki yıl elektrik dağıtımında çalıştım. Sahada başladım, masada bitirdim. Bu binayı hâlâ
bir devre gibi görürüm. hangi dairenin hattı hangi panodan geçer, nerede ek yapılmış, nerede
kaçak var, bakmadan bilirim.
Alt kattaki kadınla on bir yıl komşuluk ettik. Merdivende karşılaşırdık, başımızı sallardık,
bazen hava için iki cümle. Elinde her zaman bir şey olurdu. bir file, ıslak bir çarşaf, dibinde
kireç tortusu olan bir kova. Terlikleri plastikti, basınca şıp şıp ederdi, o sesten kim geldiğini
anlardım. Adı Nurten'di. Cenazesinde kimse adını söylemedi, herkes rahmetli dedi.
Bir gün ütüyle geldi. Kablosu fişe yakın bir yerden çatlamıştı, ara ara kıvılcım çıkarıyormuş.
Sizin işiniz bu değil mi, dedi, ben elektrikten korkarım. Kapıyı ardına kadar açmıştım,
sahanlıkta duruyorduk. İçeri girmeyeyim, dedi, üstüm başım berbat, terledim, ayağım da pis,
olmaz. Bunu söylediği için ona minnet duydum, çünkü ben de onu içeri çağırmayacaktım ve
çağırmama sebebini kendim uydurmak zorunda kalmayacaktım. Kabloyu kapıda kestim,
ucunu sıyırdım, fişi yeniden bağladım. On dakika sürmedi. Elini uzatıp aldı, teşekkür etti,
indi.
Bizim binada kırk iki basamak vardır. Ben hep sayarım, alışkanlıktır, sayarken başka bir şey
düşünmem. O yıllarda akşam yemeğinden sonra alttan bir ses düzeni gelirdi. önce bir tabak,
sonra adamın sesi, sonra uzun bir sessizlik. Sessizlik en kötüsüydü, çünkü sessizlikte ne
olduğunu kestiremezdim, kestiremediğim şeyi düşünmek zorunda kalırdım. Ben de
televizyonun sesini açardım. O akşamların haberlerinde ne olduğunu hatırlamıyorum. Sesin
ne kadar açık olduğunu hatırlıyorum.
İki yıl önceki apartman toplantısında panoyu ben açtırdım. Herkes ayaktaydı, alt kattaki adam
da oradaydı, kapıya yakın duruyordu. Bu bina yetmiş sekiz yapımı, dedim, sigortalar yalnız
yük fazlasına atar, insana atmaz. Kaçak akım rölesi diye bir şey var, dedim, insan çarpılınca
hattı kesiyor, çeyrek saniyede kesiyor. Topraklama da yok, dedim, hiçbir dairede yok. Daire
başına ne tutuyordu hatırlamıyorum, çok değildi, iki aylık aidat kadardı. Adam elini
kaldırmadı, sırası gelince konuştu. Bu bina kırk yıldır ayakta, dedi, bugüne kadar kimseye bir
şey olmadı. Kalabalık ona hak verdi, ben de üstelemedim. Toplantıda teknik bir şey anlatan
insan gururlanır. Ben anlatırken gururlandım, üstelemediğim için de rahatladım.
Geçen kış şofben için beni aşağı çağırdı. Kapıyı Nurten açtı, adam banyoda bekliyordu.
Ateşleme yapmıyordu, pili bitmişti, o kadar. Ben eğilip bakarken zeminde su vardı, gider
tıkalıymış. Islak zeminde hiçbir elektrikli şeye dokunmayın, dedim, ne şofbene ne sobaya.
Elimi yıkadım, çıktım. Nurten kapıya kadar geldi. Adam banyoda kaldı.
Nurten kışın öldü. Banyoda bulunmuş. Kapıcı bana kapıda anlattı, düşmüş, çarpmış, kalpten
demişler dedi, iki cümlede bitirdi, sonra aidatı sordu. Ben bir şey söyleyecektim. Aidatın
hangi ayın olduğunu sordum.
Ertesi sabah bodruma indim. Sigorta kutusunun kapağı tozludur, kimse dokunmaz. O sabah
kapakta el izi vardı. Kapağı açtım. Alt katın kolu yerindeydi, ama kolun üstündeki toz
silinmişti, parmak genişliğinde. Bir insan çarpıldığında sigorta atmaz. Bir alet suya
düştüğünde atar. Kapağı kapattım, yukarı çıktım, kahvaltı ettim.
Cenazeden birkaç gün sonra konteynerin yanında elektrikli bir soba duruyordu, alt kattakinin
sobası. Kablosu dibinden kesilmişti. Kimse eski bir sobayı atarken kablosunu kesmez. Bunu o
gün düşünmedim.
Kırkından sonra adam merdivende beni durdurmaya başladı. Bir keresinde ölen karısından
söz etti, akşam masada tek bir tabağın durmasının insanı bozduğunu söyledi. Sonra bana
baktı, iki kişilik pişirmeye alışmış bir insanın tek başına oturamadığını söyledi, sizi anlıyorum
komşu, dedi, siz de yalnızsınız. Konuşurken terliğinin ucuyla basamağın kenarına vuruyordu.
Ben de doğru, dedim. Ne dediğimi duyduğumda çoktan söylemiştim.
Bir hafta sonra sahanlığın ampulünü değiştirdi. Akşam eve geldiğimde ışık yanıyordu,
sandalyeyi henüz kaldırmamıştı. Ne zaman geldiğinizi göremiyordum, dedi, şimdi belli
oluyor. Teşekkür ettim. O gece uyuyamadım; teşekkür etmek zorunda kaldığım için değil,
sesimin ne kadar normal çıktığı için.
Pazardan dönerken elimden aldı poşetleri, ağır dedi, ben gerek yok dedim, o çoktan çıkmıştı.
Antreye bıraktı, ayakkabılarını çıkarmadı, üç saniye sürdü.
Bir gün eve geldiğimde mutfaktaki musluk damlamıyordu. Aylardır damlardı, contası gitmişti,
alacaktım, almamıştım. Değişmişti. İçeride başka hiçbir şey oynamamıştı. Yedek anahtarlar
kapıcının kulübesinde çiviye asılıdır, hepsinin altında daire numarası yazar, bunu bina bilir.
Mesajlar bu arada başladı. Numaramı nereden bulduğunu sormadım, aidat listesi kulübede
asılı duruyor. Sonra kapının önünde bekleyen bir nefes sesi geldi, gece ikiye doğru, kilide
yaklaşmadan. Zile basmıyor, konuşmuyor, duruyor. Sabah baktığımda paspasın üstünde iki
ıslak iz vardı.
Polise gitmeyi düşündüm. Otobüste giderken ne diyeceğimi kurdum. Efendim alt komşum
bana tatlı gönderiyor, ampulümü değiştiriyor, musluğumu tamir ediyor. Sonra sorarlar, siz bu
adamdan neden korkuyorsunuz diye. Cevap vermek için karısından başlamam gerekir,
karısından başlarsam panonun kolundaki toza gelirim, oraya gelirsem bana şunu sorarlar.
bunu ne zaman gördünüz. Kurduğum yerde bıraktım. Durağımı geçmişim, bir sonrakinde
indim, geri yürüdüm eve.
Üçüncü gün kutuyu içeri aldım. Karton dipten ıslanmıştı, şerbet paspasa geçmişti, paspası da
attım. Tatlıları döktüm, kutuyu katladım, poşetin ağzını iki kez bağladım. Aşağı indiğimde
adam konteynerin yanında sigara içiyordu. Bana bakmadı. Poşeti attım, döndüm, çıkarken
basamakları saydım.
Nurten'i düşününce hep o geceyi hatırlıyorum.
Alttaki ses o gece sırasını şaşırdı. Tabak yoktu. Önce adamın sesi geldi, uzun sürdü, sonra bir
gürültü oldu, sonra hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey olmaması on beş dakika sürdü. Sonra
sigortalar attı. Bütün bina karardı, benim de karardı, ben mumu nerede tuttuğumu bilirim.
Merdivende plastik terlik sesi duydum. Şıp şıp, ama yavaş, iki basamakta bir. Elinde fener
yoktu, karanlıkta çıkıyordu.
Kapımı çaldı.
Dürbünden baktım. Sahanlık karanlıktı, sokak lambasından gelen ışıkta yalnız hattını gördüm,
saçının şeklini, omzunu. Elini kaldırdı, bir daha çaldı. Sonra, kapının aralığından, sigortalar
attı komşu, dedi. Sesi düzgündü. Bir bahaneyle gelmişti ve ikimiz de bunun bahane olduğunu
biliyorduk; benim işim buydu, o benim işime geliyordu.
Ben de bekledim.
Ne kadar durduğumu bilmiyorum. Kapının arkasında ayakta, elim mandalın üstünde değil,
mandalın yanında. Nefes almamaya çalıştığımı hatırlıyorum, bu bana şimdi gülünç geliyor,
adam duyacak diye değil, o duyacak diye. Bir daha söylemedi. Döndü, indi. İnerken daha hızlı
iniyordu.
Yarım saat sonra bodruma indim, sigortayı kaldırdım, ışıklar yandı. Aşağıda kimseyle
karşılaşmadım.
Ertesi sabah merdivende karşılaştık. Elinde file vardı. Başımızı salladık.
Bu kışın başında adam merdivende bir daha durdu. Bir şey söylemedi, kenara çekilip yol
verdi. Ben geçerken adımı söyledi. Yalnız adımı. Bu binada on bir yıldır kimse bana adımla
seslenmemişti.
Dün gece yine kapıdaydı. Bu sefer daha uzun kaldı. Gittikten sonra mutfakta oturdum, ışığı
yakmadan.
Sonra feneri aldım, çekmeceden anahtarı çıkardım, indim. Bodrumdaki pano odasının kilidi
iki yıldır bozuktur, iki kere söyledim, sonra söylemekten vazgeçtim.
Kapağı açtım. Feneri dişlerimin arasına aldım. Alt katın hattı soldan üçüncü, bakmama gerek
yok, karanlıkta da bilirim. Vidaları gevşettim, iki ucu yerinden aldım, yerlerini değiştirdim,
vidaları sıktım. İki dakika sürmedi. Böyle bağlanmış daire çoktur, yetmiş sekizde de
yapılmıştır, sonradan da yapılmıştır, kimse bakmaz, bakan da bir şey demez. Artık aşağıda
düğme kapalıyken de hat üstünde gerilim kalır. Duy boştayken de kalır. Topraklama yok.
Kaçak akım rölesi yok.
Bunu toplantıda ben anlatmıştım.
Orada ne kadar durdum bilmiyorum. Çıkarken kapağı kapattım, kapı yaylıdır, kendi kendine
kilitlenir.
Yukarı çıkarken basamakları saymadım.
İki gün, belki üç, aşağıdan hiç ses gelmedi. Sonra bir sabah kapıyı kırarak açtılar. Aşağı
indiğimde merdiven insan doluydu. Polis, bir de sedye. Alt komşunuz mu diye sordular. Evet,
dedim, yalnız yaşıyordu. Ne oldu, dedim. Bir memur, elektrik çarpmış olabilir, dedi, henüz
kesin değil. Vah vah, dedim. Elimde file, pazara gidecektim.