0 %

çalınmış okuma

yeni okuma biçimleri

Çalınmış Okuma

Okumak için önce durmak gerekir, ama durmak artık bir lüks. Bunu en iyi, sabahın köründe uyanıp
gün başlamadan bir iki sayfa kapmaya çalışan biri bilir. Kitabı açar, ilk cümleye girer, derken alttan bir
ses yükselir. Çamaşır makinesinin sinyali, çocuğun öksürüğü, ya da kendi zihninde açılan o liste ,
fatura, market, annenin tahlili, patronun cevabı. Cümle yarıda kalır. Göz satırın üstünde durur ama
akıl çoktan mutfağa inmiştir. İşte tam o an okumanın ne hale geldiğini anlarız.Bir eylem değil,
eylemler arasına sıkışmış bir kaçak.
Hep teknolojiyi suçluyoruz, ekranı, bildirimi, üç saniyeden fazla bekleyemeyen parmağı. Doğru, ama
eksik. Çünkü ekran sadece son halka. Ondan önce, dikkatin nasıl parçalandığını öğrenen bir ömür var.
Okumaya oturan insan aynı anda yüz şeyi taşır. Bir gözü metinde, bir gözü kapıda. Bir kulağı cümlede,
bir kulağı dışarıda. Güvende olmayan bir bedenin okuması başka türlü olur. Tetikte okunan metin
sindirilemez, yutkunulur.
Ve bu yük herkese aynı binmez. Kadının okuması neredeyse her zaman çalınmış bir okumadır , herkes
uyuduktan sonra ya da herkesten önce. Woolf kendine ait bir oda istemişti; ama odası olanların bile
dikkati hâlâ ele geçirilmiş durumda. Çünkü ev içinde kadının zihni hiçbir zaman tek bir yere ait
değildir. Tencerede bir şey kaynarken, çocuk öteki odada fazla sessizken , o sessizlik bile bir alarmdır ,
kadın okumaya çalışır. Zihni sürekli bir yoklama halindedir. Herkes yerinde mi, her şey yolunda mı. Bu
yoklama bitmez, dolayısıyla okuma hiç tam başlamaz. Bir cümlenin altında hep bir başka cümle
akar.Az sonra ne olacak, kim ne isteyecek, hangi şey aksayacak. Mülk meselesi çözülse bile bu
çözülmez; çünkü çalınan şey artık zaman değil, dikkatin kendisidir.
Tam bu noktada yeni bir teklif çıkıyor karşımıza. Madem vaktimiz yok, madem zihnimiz dağınık , al
sana kısayol. Bir kitabın özeti, üç maddede ne anlattığı, "asıl meselesi". Yapay zekâ bunu saniyede
çıkarıyor. Gir, sonucu al, geç. Ama bir metnin sonucu, o metin değildir. Bir Sait Faik öyküsünün "sonu"
yoktur, geride bir duygunun çökeltisi kalır yalnızca. Onu özetleyen kişi sana her şeyi verir, tek eksiği
öykünün kendisidir. Sindire sindire okumak buydu. Sonucu değil, sürünün kendisini almak; bir boşluğu
doldurmadan geçebilmek; hayal kurabilmek , çünkü okumak biraz da yazarın bıraktığı boşluğu okurun
kendi içinden tamamlamasıdır. Özet o boşluğu kapatır. Kapattığı an okuma biter.
Sesli kitap bile aynı eşiğe takılıyor. Kulağa akan ses durmaz, beklemez, bir cümlenin üstünde
oyalanmana izin vermez; hep ileri akar, çünkü onun zamanı senin değil, kaydın zamanıdır. Oysa
okumanın özü o duraklamada gizliydi. Geri dönmek, bir satırı ikinci kez tartmak, sayfadan başını
kaldırıp bir an düşünmek. Hızlandırılan her okuma biçimi aslında bu duraklamayı törpülüyor.
Belki de "yeni okuma biçimi" diye konuştuğumuz şey, aslında yeni bir okumama biçimi. Metinle
aramıza giren her şeyin , kaygının, hızın, yorgunluğun, sonuca koşma telaşının , yarattığı bir okuma.
Yarım, kayan, çalınmış bir okuma. Yine de bu koşullarda hâlâ okuyanlar var. Otobüste, mutfakta,
herkes uyuduktan sonra, telefonun ışığında gözleri yana yana okuyanlar. Belki sindire sindire değil;
bölük pörçük, durdura durdura, geri döne döne. Asıl soru metnin nerede bittiği değil. Asıl soru
şu.Bütün bu gürültünün ortasında insan neden hâlâ bir cümlenin içine girmek istiyor? Çünkü dağılan
dikkat bile bir yere toplanmak istiyor. Ve bazen, hâlâ, o yer bir özetin değil, bir kitabın ortasındaki bir
cümle oluyor.