0 %

dutun düşü

bir çocuğun ağzımdan kentleşme

Dutun Düşü

Şimdi o dairede oturuyorum. Üç daireden ortada olanı; balkonu camla kapatılmış, salonu büyük görünsün diye. Avize hâlâ tavanda. Akşamları yakıyorum, duvara donuk çiçekler düşürüyor. Sofrada dut var, kâsede, hepsi bir boy, lekesiz. Manavdan. Yiyorum. Dut gibi.

Babam dut ağacını bir salı sabahı kesti. Müteahhidin adamları değil, kendisi. Karşı apartmandan motorlu testere ödünç aldı, işi yarım saatte bitirdi, dalları öğlene kadar üç seferde çöpün yanına taşıdı. Uyandığımda gövde yerde yatıyordu. Kesik yüzeyi ıslaktı, halkaları sayılabilirdi. Saymadım. O sabahı görmedim; testerenin sesi beni uyandırmadı bile, bunu sonradan tuhaf buldum.

Ağaç bahçenin ortasında değildi, biraz sola kaçıktı. Gövdesi nem tutardı; yaz sabahları elimi dayadığımda içeriden gelen bir serinlik hissederdim. Olgun dut dalda durmaz. En iyileri düşer, toprağa çakılır, toprak onları içine çeker. Ninem taburesini gölgeye çeker, dizine bez serer, düşeni beklerdi. Eğilir, birini alır, avucuma bırakırdı. Önce soğukluk, sonra tatlılık. Bu kadar.

Dedem at arabasıyla süt dağıtırdı. Güğümler akşamdan yıkanır, beygir şafakta koşulurdu. Bazen ben de binerdim. Bir sabah apartmanların birinin önünde durduk; kadın balkondan sarı bir kova sarkıttı ipe, dedem doldurdu, kadın çekti, para aşağı inmedi. "Ay sonu," dedi kadın, dedem başını salladı, güğümün kapağını kapadı. Deftere bir şey yazmadı; defteri yoktu. Beygirin kuyruğu bacağıma değdiğinde gözlerimi yumar, kendimi arabada değil onun sırtında düşünürdüm. Hayalimde babam da çıkardı yanıma; at üstünde değil, motorunda, gözlüklü. Bir süre yan yana gider, sonra başka yöne sapardı. Dedem "dur bakalım" der, gözümü açardım. Yol aynı yoldu, güğümler sıradaydı. Babam o arabaya hiç binmedi. En azından ben görmedim.

İnekler vardı, kuzular vardı. Kuzular bayrama kadar yaşardı, bayram sabahı yok olurdu. Sarıkız doğurduğunda sobanın ardına döşek serilirdi; buzağı anasını yalnızca emerken görür, sonra bir kamyon gelir, buzağı giderdi. Tavuk pazardan alınırdı, kıpır kıpır, daha ben dokunamadan ninemin elinde bir leğene sığardı. Tüyleri yolunurken başımı çevirirdim. Her şey bir süre yaşar, sonra eksilirdi; kimse ardından bir şey söylemezdi.

Kapı yeşildi, çerçevesi mavi. Önünde Vita tenekelerinde sardunyalar; tenekeye ekilirdi çünkü saksı paraydı, teneke bedava. Annem yemeği Vita'yla yapardı; Vita o yıllarda şehir demekti, katılmak istenen bir yer demekti. Ninem zeytinyağından şaşmazdı, sofrada Vitalı böreği görünce konuşmaz olurdu. Küs değil, sessiz. Dedem akşamları bahçede söylerdi; ezgi ağlamaklı olmaya görsün hemen mastikaya çevirirdi. Annemle babam içeride televizyon seyrederdi. Bahçe herkese açık değildi.

Bir yaz boş arsaya demir yığıldı, sonra kamyonlar, sonra ses. Gece kepçe, sabah çimento. Kahve yıkıldı, yerine dört kat çıktı, girişine Abdi Apartmanı yazdılar. Dedem kahvesiz kaldı; sahipleri oradaymış, görmek istememiş.

Babam o yazdan sonra masada bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp susmaya başladı. Bir akşam ekmeği bölerken söyledi. Sesi normal çıkıyordu; normalin kendisi zorlanmıştı. "Müteahhit yine geldi. İyi konuştu bu sefer."

Dedem ellerini masaya koydu. Kalkmadı, ekmek de almadı. "Ne konuştu."

"Ev için. Üç daire veriyor, üç. Adam cömert."

"Ev benim."

"Baba, beygirden şikâyetçi olmuşlar, yeni komşular. Hem nereye kadar—"

"Ev benim."

Ninem çay bahanesiyle kalktı. Mutfağa gitti, çay koymadı, durdu.

Kavga iki hafta sonra çıktı. Babam tapu için imza istiyordu, avukatta buluşmak istiyordu. Babamın sesi yükselmedi ama değişti, daha kesik çıktı. "Baba, bu ev gidecek. Ben gitmiyorum, ev gidecek, sen de biliyorsun." Dedem ayağa kalktı. "Çık git," dedi. "Cehenneme gideceksen buyur." Babam kapıya yürüdü, kolu havada kaldı. Döndü, dedemin karşısında durdu; söyleyeceğini bilemedi ya da bildi de söyleyemedi. Dedem arkasını döndü, pencereden bahçeye baktı.

Ben kalktım. Neden kalktığımı bilmiyordum, ayaklarım kaldırdı. Dedemin yanına gittim, elini tuttum. Dedem elini çekmedi. Öyle durduk, bahçeye baktık; dut ağacı karanlıkta belli belirsiz, o hafif eğikliğiyle. Babam bir süre arkamızda durdu, sonra odaya geçti. O el tutmayı bir şey sandım; yıllarca bir şey sandım.

Gidecek yeri yoktu babamın. Bunu o zaman anlamamıştım. Üç daireyi görene kadar o sofrada oturmak, dedemle aynı ekmeği bölmek zorundaydı. "Çık git"in karşısında kapı koluna uzanamamıştı çünkü dışarıda hiçbir şey yoktu. Şimdi anlıyorum, çünkü ben de aynı yerde oturuyorum ve hiçbir yere gitmedim.

Kışa girerken dedem öldü. Yıkandığı gün avludaydım; teneri leğen getirdiler, su ısıttılar, hoca geldi. Babam suyu taşıdı, ısıttı, döktü; bütün gün konuşmadı, yalnızca eliyle işaret etti. Bir ara durdu, ellerine baktı, sonra devam etti. Cenazeden dönünce doğru banyoya girdi, uzun kaldı. Yedisi çıkmadan imzayı attı; avukat evine geldi, masaya bir dosya koydu, babam okumadan imzaladı, "okusaydın" dedi avukat, babam "gerek yok" dedi. Ninem yatağından kalkmaz oldu. "Koca Süleyman'ın kemikleri sızlar," dedi durdu. Kimse cevap vermedi.

Üç daireden biri satıldı. O parayla salon kuruldu. Önce koltuklar geldi, üç artı iki, üstlerinde naylon; naylonu bir yıl çıkarmadılar, misafir gelince silinsin diye. Sehpaya dantelli örtü serildi, örtünün üstüne cam, camın altında dantel ezildi durdu. Balkon camla kapatıldı, salon büyüsün diye; bahçeye bakan tek pencere böylece kapandı, artık cama bakılıyordu, camın ardındaki apartmana.

Avize en son geldi. Takıldığı günü hatırlıyorum; elektrikçi tavanda, babam altında, başı yukarıda, ellerini beline koymuş. Avize açıldığında babamın yüzü aydınlandı, çocuk gibi baktı, "gördün mü" der gibi bana döndü. Kristal değildi, kristal gibi durmayı bilen camdandı, ama babam o akşam onu sildi, tek tek her sarkıtını, bir bez ve kolonyayla. Ninem loş odadaydı, kapısı aralık; ışık oraya vurmuyordu. Dedemin payı tavandaydı artık, her akşam yanıyor, duvarlara donuk çiçekler düşürüyordu.

Annem ninemin odasına girerken göz göze gelmezdi. Tepsi düzgündü, banyo suyu ılıktı, havlular temizdi. Her şey tamamdı; "iyi misin" hariç. Bir gece ninem tepsideki suyu döktü, çarşaf ıslandı. Annem odadaydı, kapı aralıktı, ben antredeydim. Annem bir şey söyledi, kısık; kelimeleri duymadım, tonu duydum, misafir yokken çıkan bir tondu, performanssız. Sonra durdu. Islak çarşafı topladı, bir an öyle kaldı, çarşaf kucağında. Elini yüzüne götürdü. Ninem'e değil, kimseye değil, kendine bir jestti; ne olduğunu o zaman anlamadım, şimdi de tam bilmiyorum. Sonra çarşafı değiştirdi, tepsiyi aldı, çıktı. Beni görmedi. Görmediğini bilmek beni rahatlatmadı.

Bir akşam kadınlar geldi. Annem sofrayı kurdu, kendisi oturmadan bana döndü: "Odadan çıkma. Ninenin çişi gelirse küçük tuvalete götür, e mi." İçeriden kaşık sesleri, teyp, kahkaha. Ninem başını kaldırdı, parmağını dudağına koydu. "Şışt. Dinle."

Annem konuşuyordu. "Ay her şey ilaçlı artık. Pazar pazar organik arıyorum, canım çıkıyor. Market desen plastik gibi. Eski tereyağlar yok. Süt kaymak tutmuyor. Mangal için şehrin öbür ucuna gidiyoruz, iki ağaç görelim diye. Nerde o eski tatlar." Kapı aralığından görüyordum: avizenin donuk çiçekleri yüzündeydi, konuştukça yanağında dolaşıyorlardı. Kadınlar başlarını salladı, biri "aynen" dedi.

Ninem güldü. Önce ağır, sonra tutamadı; omuzları titredi, gözünden yaş indi, sesi çıkmadı. Sessiz bir kahkahaydı. Ben de güldüm, mecburdum, hem de gelmişti gerçekten. Sonra nefes alamadı.

Cenazede en çok annem ağladı. Bunu da o zaman anlamadım.

İlkbaharda, apartmanın önündeki çiçekliğin kenarında, betonun çatladığı yerden bir sürgün çıktı. İnce, soluk, eğik. Kökü bilirdim; zemin dökülürken üstüne beton gelmişti, ama bir yerden yol bulmuş. Kimse fark etmedi. Ben fark ettim, kimseye söylemedim. Neden söylemediğimi de bilmiyorum; o el tutmayı bilmediğim gibi. Ertesi yıl çıkmadı.

Şimdi o dairede oturuyorum. Avizeyi ben de siliyorum, tek tek, aynı bezle olmasa da. Dut manavdan geliyor, kâsede, lekesiz. Bahçe yok, teneke yok, sürgün yok. Elimi neden tuttuğumu hâlâ bilmiyorum. Belki tutmadım da; belki tutunmuştum. İkisi de aynı avucun içinde olur, insan sonradan hangisiydi diye ayıramıyor.