Kulenin En Üst Katı
Kulenin en üst katında, yıllardır aynı manzaraya bakan bir adam yaşardı. Her sabah ufuk çizgisini biraz daha ileriye taşımak ister gibi gözlerini kısar, elindeki eski dürbünüyle göğü tarardı. Ona göre dünya, yalnızca biraz çabayla yerinden oynatılabilecek kadar gevşekti.
Bir zamanlar bu kuleye çıkan herkesin bir hikâyesi olurdu. Kimisi rüzgârı değiştirmek isterdi, kimisi zamanı. İçlerinden biri, denizin rengini her gün başka bir tona boyayabileceğine inanmıştı. Bir diğeri, geceleri kaldırıp yerine sonsuz bir gündüz yerleştirmeyi denemişti. Hepsi, kendi hayallerini dünyanın üzerine bir örtü gibi sermek istemişti.
Ama aşağıda sokaklar aynı kaldı. Taşlar yerinden oynamadı, gökyüzü her akşam aynı sabırla karardı. Rüzgâr, kimsenin adını öğrenmeden esmeye devam etti.
Adam dürbünü yavaşça indirdi. Bir anlığına yıllardır hiç değişmemiş o manzaraya baktı. Sonra cebinden küçük bir kadeh çıkardı; ne zamandır sakladığını hatırlamadığı bir alışkanlıkla doldurdu.
“Bunca hayale rağmen,” diye mırıldandı, sesi rüzgâra karışırken,
“yerinden kımıldamayan şu eski düzene...”
Kadehini kaldırdı. İçti.
Ve dünya, hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti.