114
Gerçek bir olaydan esinlenen “114”, bir mahkeme salonunun dışında gerçekleştirilen sessiz bir protestoyu anlatıyor. Genç bir kadın, söyleyemediklerini taşlarla anlatırken geriye yalnızca bir sayı bırakıyor: 114.
Mahkeme salonundaki sandalyelerin hepsi aynıydı. Aynı koyu renk ahşap, aynı sert sırtlık, aynı mesafe. Kadın oturduğunda bunu ilk kez fark etti. Ellerini dizlerinin üzerine koydu ve birkaç saniye boyunca parmaklarını kıpırdatmadan tuttu. Sonra sağ elini sol avucunun üzerine kapattı. Avucunun içinde küçük bir taş vardı. Sabah evden çıkarken cebine koymuştu. Nereden aldığını hatırlamıyordu. Belki kardeşinin eşyalarının arasında kalmıştı, belki haftalardır komodinin üzerinde duran küçük cam kâsenin içinden. Önemli değildi. Taşın kenarı avucuna batıyordu. Kadın elini açmadı.
Salon sessizdi ama tam anlamıyla sessiz değildi. Kâğıt hışırtıları, sandalye ayaklarının zeminde çıkardığı kısa sesler, uzaktan kapanan bir kapının tok yankısı birbirine karışıyordu. Dışarıdaki şehir de bütün bunlardan habersizdi. Pencereden görünen insanlar ellerindeki çantalarla bir yerlere yetişiyor, bir otobüs durağa yanaşıyor, kaldırımın kenarında bir adam sigarasını söndürüp yoluna devam ediyordu. Kadın bir süre onları izledi.
Kardeşi de dışarı çıkarken hep acele ederdi. Son dakikada ayakkabısını giyer, saçını kapının önünde toplar, sonra geri dönüp telefonunu arardı. Kadın her defasında telefonun nerede olduğunu ondan önce bulurdu. Kardeşi de gülerek, “Sen olmasan...” derdi. Cümlenin devamını hiç hatırlayamadı. Bunu fark ettiğinde göğsünün içinde ince bir sıkışma oldu. Bazı şeylerin insanın zihninden silinmesi, onları hiç yaşamamış olmak gibi değildi. Tam tersine, unutulan yerin etrafında daha büyük bir boşluk bırakıyordu. Kadın o boşluğa baktıkça kardeşinin yüzünden çok ellerini, sesinden çok yürüyüşünü, söylediklerinden çok söylemediği şeyleri hatırlıyordu.
Önündeki dosyayı açtı. Kardeşinin adı üst sayfadaydı. Kadın parmağını ismin üzerinde gezdirmedi; dokunmaya çekindi. Bir ismin kâğıt üzerinde bu kadar yalnız durabileceğini daha önce hiç düşünmemişti. Sayfanın aşağısında raporlar vardı: Tarihler, saatler, ölçümler... Kadın o sayfaya geldiğinde bakışlarını kaçırdı. Bir süre sonra yeniden baktı. Rakamlar yerli yerindeydi. Hiçbiri titremiyor, hiçbirinin eli birbirine dolaşmıyordu. Kâğıt, insanın taşıyamayacağı şeyleri taşıyabiliyordu. Belki bu yüzden kâğıt üzerinde her şey olduğundan daha kolay görünüyordu.
Hâkim ona bir soru sordu. Kadın başını kaldırdı. Kardeşiyle ilişkisini anlatması istendi. “Yakındık,” dedi. Sesi kendi kulağına bile yabancı geldi. Yakındık. Bu kelimeyi söylediğinde aklına deniz geldi. Çocukken kardeşi sahilden taş toplardı. Ceplerini doldurur, eve dönerken yürüyüşü değişirdi; bir tarafı ağırlaşırdı. Eve girer girmez taşları masanın üzerine dizer, en beğendiğini kadına gösterirdi. Kadın çoğunun birbirinden farkını anlayamazdı, kardeşi anlardı: “Bak.” Kadın bakardı. Şimdi bakacağı taşların hepsi aynı görünüyordu.
Hâkim başka bir soru sordu. Kadın cevap vermeden önce çantasına baktı. Kavanoz oradaydı; küçük, şeffaf bir cam kavanoz. Onu mahkemeye getirmesinin mantıklı bir açıklaması vardı. Kardeşinin eşyaları teslim edilirken yanında bulunan birkaç kişisel eşya arasından çıkmıştı. İçinde çocukluğundan kalma taşlar vardı. Kadın sabah onları boşaltmıştı, nedenini açıklamadan. Şimdi kavanoz boştu. Kadın onu çantasından çıkarmadı. Yalnızca fermuarın üzerinden eliyle yokladı.
Sonra önündeki rapora yeniden baktı. O sayı oradaydı; günlerdir kaçtığı hâlde dönüp dolaşıp karşısına çıkan sayı. Kadın onu ilk gördüğünde uzun süre anlamlandıramamıştı. Rakamların ne anlama geldiğini öğrenince sayının kendisinden çok, sayılabilir oluşuna takılmıştı. Bir insanın başına gelenleri saymak mümkündü demek. Bir çizgi, bir kayıt, bir toplam... Kardeşinin adı ise bütün bunların hemen üzerinde duruyordu.
Kadın raporu kapattı. Çantasını açtı ve kavanozu çıkardı. Bu kez salondaki birkaç kişi ona baktı. Kadın bunu fark etti ama açıklama yapmadı. Kavanozu masanın üzerine koydu. Camın sert yüzeyi ahşaba değdiğinde küçük, temiz bir ses çıktı. Hâkim durdu, görevli kadına baktı. Kadın ellerini kavanozun iki yanına koydu. “Bunlar,” dedi, sonra sustu. Ne “neden” dedi, ne “kaç tane”. Hâkim bir şey söylemek üzereydi. Kadın kapağı açtı; içinde taş yoktu. Cebinden çıkardığı ilk taşı kavanozun içine bıraktı. Ses küçüktü; bir taşın cama çarpması kadar. Kimse ne olduğunu anlamadı. Kadın ikinci taşı bıraktı, sonra üçüncüyü...
Bir süre sonra salondaki bakışların üzerinde toplandığını hissetti. Hâkim önündeki dosyaya baktı, görevli kadının ellerine, avukatlar birbirlerine... Kimse onu durdurmadı, belki ne yapacağını anlamadıkları için. Kadın da açıklamadı. Taşları bırakırken artık onları görmüyordu. Parmaklarının arasında dönüyor, avucuna batıyor, sonra camın içinde kayboluyorlardı. Her birinde başka bir yüzey vardı: Biri pürüzlüydü, biri düzdü, birinin kenarında ince bir çatlak vardı.
Kardeşinin elleri geldi aklına. Birdenbire değil, elindeki taşın pürüzüyle... Kardeşi bir şey anlatırken ellerini kullanırdı. Bazen masanın üzerinde parmaklarıyla ritim tutardı. Kadın bunu yıllarca fark etmeden izlemişti. Şimdi o ritmi hatırlıyordu ama sesini hatırlamakta zorlanıyordu. Bir taş daha kavanoza düştü. Kadın nefes aldı. Bir tane daha... Kardeşinin odasındaki pencereyi düşündü. Perde sabahları hep biraz aralık kalırdı. İçeri giren ışık yatağın üzerine ince bir çizgi düşürürdü. Kadın o odaya girdiğinde ilk gün perdeyi kapatmak istememişti; o çizgi orada kalsın istemişti.
Bir taş daha... Parmakları titredi. Taşı düşürmeden önce avucunda tuttu. Teninin üzerinde bıraktığı küçük izlere baktı. Kardeşi çocukken dizini yaraladığında da böyle yapardı. Kadın yarasına bakmak istediğinde elini kapatır, “Bir şey yok,” derdi. Kadın onun gerçekten acıyıp acımadığını anlayamazdı. İnsan bazen karşısındakinin acısını, kendisi söylemediği sürece fark edemiyordu. Taşı bıraktı. Camın içindeki ses bu kez daha sert geldi. Kadın başını kaldırmadı.
Taşlar çoğaldıkça kavanoz ağırlaşıyordu. Artık içlerinde boşluk kalmıyordu. Her yeni taş, diğerlerinin üzerine düşüyor; sonra hepsi yeniden yerleşiyordu. Kadının eli yoruldu, bileği ağrımaya başladı. Yine de devam etti. Çünkü artık taş bırakmıyordu; bir şeyi geri veriyordu: Kâğıdın üzerine yazılmış bir sayıyı, kimsenin duymadığı bir sessizliği, bir insanın yerine konmuş rakamı...
Sonlara doğru eli titremeye başladı. Taşlardan biri parmaklarının arasında kaldı. Küçüktü, avucunda kayboluyordu. Kadın ona uzun süre baktı. Kardeşi olsa bunu cebine koyardı. Kadın bunu düşündüğünde gözlerinin arkasında bir sıcaklık hissetti. Gözlerini kırptı. Ağlamadı. Ağlamak için kendini tutmuyordu; yalnızca gözyaşlarının artık kardeşinin yerine geçmesini istemiyordu. Taşı kavanoza bıraktı, sonra elini çekti. Kavanoz dolmuştu.
Salonun içinde kimse konuşmuyordu. Hâkim görevliye baktı. Görevli kavanoza yaklaştı. İçindeki taşlara baktı, sonra kadına. “Bunların sayılması gerekiyor,” dedi. Kadın başını kaldırdı. İlk kez göz göze geldiler. Kadın yalnızca başını salladı. Görevli taşları saymaya başladı. Bir süre sonra saymayı bitirdi. Kavanozu masaya bıraktı: “Yüz on dört.”
Kadın kıpırdamadı. O sayı salonun içinde bir süre asılı kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemedi, çünkü herkes o sayının dosyada neye karşılık geldiğini biliyordu. Kadın da biliyordu. Fakat ilk kez sayı bir raporun içinde değildi; camın içindeydi, el uzatılabilecek kadar yakındı, görülebilecek kadar açıktı.
Kadın kavanoza baktı. Taşlardan biri diğerlerinin arasında yarı yarıya görünüyordu. Üzerindeki beyaz çizgiyi seçebildi. Çocukken kardeşinin güneşe kaldırdığı taşlardan birine benziyordu. Kadın elini kavanozun üzerine koydu. Cam soğuktu. Bir süre öyle kaldı. Sonra elini çekti. Kardeşinin adını söyledi; başka hiçbir şey söylemedi.
Mahkeme tutanağına o gün bir sayı daha yazıldı. Ama masanın üzerinde duran kavanoz, o sayının içine sığmayan her şeyi sessizce taşımaya devam etti.